Günah işleyen kimse, onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Allah, her şeyi hakkiyle bilen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olandır. (Nisa suresi, 111) ***. Kim de bir hata yapar veya günah işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, muhakkak ki büyük bir iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. DramaDizileri. İhanet ve doğaüstü bir karşılaşma yüzünden hayatı altüst olan ızdırap içindeki bir öğrenci, ücra bir yerde bulunan lisesinde rahatsız edici gerçekleri ortaya çıkarır. Başroldekiler: Li Lingwei,Han Ning,Huang Guanzhi. Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar genellikle hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile Kaza ve kadere razı olmak. Belalara sabretmek ve isyan etmemek, Günahlardan tövbe etmek. İhlasla ibadet etmek. İslam düşmanlarını düşman bilmek. Kur'an-ı kerimi dört delilden biri bilmek. Velhasıl dostlar, kötü gidiş tırmanıyor! Sıkıldık mı: evet. Tüm bunlar tesadüf mü: hayır. En çok adaletsizlikten şikâyet eden bir toplumda algılar da değişti elbet. Her şeyin kaçınılmaz olduğunu kabul edip, keyfini çıkarır hale geldik mirim! Ben bu kötü gidişe, klişe ama ‘zor bir soru’ ile cevap arıyorum: ZtkIupM. Kur'an ve Sünnete Göre Cevaplar Allah Teâlâ 10,979 Kişi okuduEs Selâm Aleyküm ve Rahmetullâhû ve geçen de yazmıştım size. 22 yaşındayım, 3 yıldır üniversiteyi başıma gelen bazı tâlihsizlikler yüzünden kazanamıyorum. Bu durum, beni ziyâdesiyle üzüyor. Bazen kendi kendime bunun Allah’tan geldiğini, kulların vesile olduğunu, benim için bir imtihan olduğunu ve sabredersem yüksek dereceler elde edebileceğimi söyleyerek teselli etmeye sabırlı olmaya çalışıyorum. Bazen rüyalar görüyorum, yorumlarda hep üzüntünün, sıkıntının geçeceğine işarettir yazıyor. Geçenlerde de Gavs-ı Sâni Şeyh Seyyid Abdûlbâki El Hüseynî Hazretleri’ni gördüm. Sözü fazla uzatmayayım. Dediğim gibi; bazen kendimi teselli edip sabretmeye çalışıyorum fakat bazen de canım çok yanıyor, çaresizliğimden ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırıyorum. Gençliğin ve nefsin verdiği delilikle de, edepsizlik edip hâşâ Yazıklar olsun Allah’a, onun yaptığı iş yerin dibine batsın, Allah benim ağzıma …., kaderimin imanını… Allah’ın dinini, imanını….” gibi çok ağır küfürler ediyorum. Bunları, o andaki canımın yangınıyla diyorum. Ama canım o kadar acıyor ki, anlatamam size. Bunları söyledikten sonra da çok pişman oluyorum ve bazen hemen, bazen de 2-3 gün sonra tövbe ediyorum.– Böyle ağır küfürler etmem beni dinden çıkarır mı yoksa amel defterime büyük bir günah olarak mı yazılır? Allah yok demiyorum ama hâşâ – Bu yaptıklarımı Allah affeder mi? Affetmesi için ne yapmam gerekir? – Allah’ın, bunu kasıtlı yapmadığımı, canımın yanıklığıyla, delilikle yaptığımı bilerek bunları affetme, beni hoş görme, rahmetine dâhil etme olasılığı var mı?Selâm ve Duâ İleDeğerli Kardeşimiz;Din oyuncak değildir. Canımız yandığında küfredelim nimet verdiğinde şükredelim. Bu Müslüman işi değil. Küfür derecesine göre kafir edebilir, Allah elbette hata ile kasıt olmadan yapılan günahlarda tevbeleri kabul eder. Ama bunu sürekli tekrar etmek oyuncak haline çevirmek Allah muhafaza korkunç sonuçlara sebep olabilir. Size en kısa zamanda bir psikoloğa görünmenizi tavsiye ve Dua ileNurûlenvar Fetva Kurulu Allaha isyan etmek kafir eder mi Allaha küfretmek kafir eder mi Allaha küfretmek ve pişmanlık Dinmatik Güvenli ve sağlam kaynaklı paylaşımlarıyla İslam dinin en büyük sitesi olma yolunda ilerliyoruz. Misyonumuz az ve öz olmak. Paylaşımlarımız büyük bir titizlikle incelendikten sonra yayına sunulur. Bu yüzden güvenle ve rahatça İslami Bilgileri öğrenebilir istediğiniz zaman dilediğiniz yazının altında yorum atarak soru sorabilir veya görüş ve önerilerinizi bize bildirebilirsiniz. Posts Archive Mezhebe Küfür Etmek Dinden Çıkarır Mı?Soru Kendi mezhebime küfür ettim çok pişmanım dinden çıktın mı?Çok sinirliydim ağzımdan kaçtı tövbe ettim 5 vakit namaz kılıyorum bir sakıncası olur mu? Cevap Dinden olur. Hem de çok sakıncası olur. Çünkü Mezheb imamlarını küfür etmek çok büyük günahtır ve insana çok sıkıntısı dokunur. Allah Telâlâ böyle hatalar yapmayı hepimizi muhafaza istediğiniz…View On WordPress More you might like "patates sevgisi laiklige aykiri mi" diye düşünüp dururken birden aklıma gelmiş sorudur. sayın hasan karakaya muhteremin şahane mantık kurgusunu kurmaktan acizim ama benim de aklıma bazı şeyler geldi ve patates sevdiğim için kendimi dinden çıkmış gibi hissettim. efendim hasan karakaya bey de değinmiş. bu patates denen nebattan ispirto ve alkol de elde edilebiliyormuş. durup düşündüm. ben çok seviyorum patatesi. mümkün olduğunca da tüketiyorum. ama iktisaden bakarsak arz talep diye bir şey var. talep ne kadar çok olursa arz da o kadar çok olur. hatta talebin artış ivmesinden yüksek olabilir arzın artış ivmesi. aşırı tüketimi gören üreticiler ölçüsüz bir patates üretimine geçebilirler. evet patatesi çok sevip tüketmek piyasaya gereğinden fazla patates sunulmasına sebep olabilir. e hepsini de yiyip tüketmek mümkün olmayacağına göre bu patatesler alkol üretiminde de kullanılacak, alkollü içeceklere hammadde olacak. ama dinimize göre alkol haram. hafazanallah adamı dinden çıkarır alkol. acaba ben ve benim gibiler piyasadan patates talep ettikçe üreticiyi coşturup patates fazlasına sebep olarak alkol üretimine dolaylı yoldan katkıda mı bulunuyorduk? birden ruhum sıkıldı. cehennemin kızgın alevlerinin yüzümü yaladığını hissettim. irkildim. sanki dinden çıkmış da tekrar müslüman oluyormuş gibi kelime i şehadet getirdim. işte müslüman kardeşlerimiz ne tükettiklerine iyi baksınlar. tamam patates caiz ama işbirlikçi masonlar, siyonistler, dünya yahudi lobisi neden destekliyor acaba patates tüketimini. ne alaka demeyin. sırf çok güzel patates kızartması olduğu için mc donalds'a giden temiz vatan evlatları gördüm ben. o mc donalds denen yer böyük şeytan amariga'nın bir yahudi kuruluşu değil mi? son yıllarda bir kumpirdir gidiyor. hep patates tüketimi körükleniyor. bunlar mason oyunlarıdır. dolaylı olarak hatta doğrudan daha fazla patates üretimi körükleniyor. niye? tüketilememiş patateslerden alkol yapılsın, temiz orta anadolu çocukları alkole alışarak dinden imandan soğusun diye. bu oyuna gelmeyin anadolumun kıraç topraklarının temiz yüzlü kavruk delikanlıları. bunlar mason, siyonist, sabetaist komplolarıdır. işte böyle çözdüm komployu sevgili kardeşlerim. bütün komplolar müslüman türk milletini içten çökertmek üzere kurulmuş. evet patates görünüşte masum bir bitki ama onun arkasından bile ne komplolar döndürebilir bu allah kitap düşmanları uyanık olmak lazım. ya da allah rızası için bu sevdiğimiz yiyecekten de vaz geçip üretimi körüklememek. hatta henüz hükümette de mümin kafa hakimken kota koydurmak lazım bu imansız patatese. türkiye patates üreticileri derneği'nin, tandoğan meydanı'nda ülkenin dört bir yanından gelen patates üreticilerinin katılımı ile yaptıkları mitingte, "patates sevgisi imandandır" yazılı pankartlarla sorulmasını dahi kınadıkları soru. patatesten bile anüse tarik bulanların munhal mahallerine dövme ile akşedilmesi elzem sual. hasan karakaya nam nezih ! vakit yazarının yaptığı sürreel mantıksal çıkarımları baz alarak, olaya başka bir yönden bakmak bağlamında ortaya çıkmış bir sorudur. anafikri de "patates tüketimi ile laiklik karşıtlığı arasında korelasyon kurabiliyor iseniz pekala patates tüketimi ile dinden çıkmak arasında da korelasyon kurulabilir" noktasında kendini gösterir. her iki korelasyon da absürddür, sürreeldir. ancak bundan, iq'sal eq'sal yetersizliklerin cenderesinde sıkışmış kifayetsiz bir beyne sahip olmanızla ilintili olarak anal ve oral yollara yol bulur iseniz, kendi derekenizdir. danıştay'ın kararı doğruluğu yanlışlığı ayrı konu. henüz bitmemiş bir dava süreci var. bu başlık da hasan karakaya'nın malum sorusunun irdelenme yeri değil. o konuda bir başlık var zaten sözlükte. olay mabadından anlamak meselesi ise, bu başlık ve devamında gelen absürdlemelerim buna örnek değildir. bir örnek verelim de ilgilileri biraz talim etsinler götünden anlamayı bkz ortulu zeki kadin mi ciplak aptal kadin mi bir de malum psikolojidir demeyip de de der gibi yaparak yapmak yapmak istenilen imaları/ithamları. imalar ithamlar ispatlanılabilirliği ölçüsünde bir anlam ifade ederken, gerçekliğinden uzaklığı ölçüsünde sahibinin psikolojik bir yansıtma içinde olduğunun göstergesidir. hasan karakaya muhteremin patates sevgisi laiklige aykiri mi sorusu ile ilgisi reddedilmeyen sorudur. ancak kesin olan bir şey vardır ki hasan karakaya muhteremin sorusunun tartışma yeri bellidir ve yeteri kadar tartışılmıştır orada. hasan karakaya sorusunu danistayin turban karari ile ilintili olarak sormuş ve kendi saçma argümanlarını sıralamıştır. ancak bazı hususlara de değinmek gerekmektedir. gerek hasan karakaya'nın sorusu olsun ve gerekse başlıktaki soru olsun mizah denemeleridir. ben hasan karakaya'nın yazdıklarına absürd/saçma diyebilirim, başka biri birileri de benim yazdıklarım için aynı nitelemeleri yapabilir alınacak bir şey yok. götünden anlamakla kafayı bozanların ise anlaması lazım ki bu başlık altında yazılanlara saçma denebilir, dalga geçilebilir ama götünden anlaşılan bir şey yok. şimdiye kadar yazdığım entrylerde hasan karakaya'nın yazısı hakkında olumlu ya da olumsuz bir kritik yok. dolayısı ile götünden ya da doğrudan anladığımı gösteren bir veri de yok. ha patates sevgisi laiklige aykiri mi başlığında yazdığım yazıyı götünden anlama örneği olarak gösterecekseniz, onun yeri de burası değildir. hasan karakaya'nın yazısı hakkında bu başlıkta bir görüşüm olmadığı halde olmayan bir götünden anlamadan bahsederseniz benim de aklıma psikiyatrik durumlar gelir. olmayan şeyleri var sayıp onların üzerine yargı bina etmek pek sağlıklı değildir açıkçası. başka bir noktaya gelelim. gerek hasan karakaya'nın yazı için ve gerekse benim entry için saçma denebilir. görüştür. ama yargılama süreci bitmemiş bir davada danıştay'ın kararı için "saçma" demek bazı etik/ahlaki/hukuki sorunlara tekabül eder. saçma denen, absürd kara mizah denemeleri değildir. bağımsız türk mahkemelerinin bir kararıdır. "eleştiremezsiiz, görüşünüzü söyleyemezsiniz" demiyorum. hukuksal sınırlar içinde buna herkesin hakkı var. ancak bunun da bir adabı, bir düzeyi vardır. kahvedeki bir lumpen gibi "saçma bir karar aga" diyemezsiniz. "mantık anlayışıma sindiremiyorum" dersiniz "onaylamıyorum" dersiniz, ve hatta hukuksal bir sorun barındırsa bile rte gibi "kınıyorum" dahi dersiniz ama "saçma" derseniz züccaciye dükkanına girmiş fil gibi algılanırsınız. bu da bilip bilmeden, asgari bir etik düzeye sahip olmadan ağzına geleni söyleyen yontulmamış bir varoş lumpenini akla getirir. burada iki absürd mizah yazısından bahsetmiyoruz bir danıştay kararından bir karar hakkında belli bir temele dayanmadan kestirmeci bir tavırla "saçma" diye kestirip atmanın çeşitli nedenleri olabilir. hukuka ve yargıya karşı bir hınç, hukukla ilgili bir takım ukteler, aşağılık kompleksleri vs. tabi insanların içini okuyamadığımızdan bilemeyiz sadece varsayım. yine de ne kadar kıskançlıkla, hınçla ve öfke ile dolunmuş olsa da asgari bir saygı ve terbiye üslubu muhafaza edilmeli diye düşünüyorum. bu derekeye gelen kişinin küfretmediğine mi şükretsek acaba? hiç yeri olmadığı halde, alakasız bağlantılara, mahkeme kararı hakkında saçma mütalaalara konu olmuş soru. özü basittir "patates sevgisi laikliğe aykırı olabiliyorsa, benzer bir kurgu ile patates sevmenin dinden dinden çıkarabileceğini de iddia edebiliriz" patates sevgisinin laikliğe aykırı olabileceğini iddia eden yazının kaynaklandığı kararın doğruluğu/tutarlılığı ya da yanlışlığı/tutarsızlığı ayrı konudur. onun yeri bu başlık değildir. ki bu başlıkta patates sevgisi laiklige aykiri mi sorusu dahi irdelenmememektedir. anlama sorununuz ya da artniyetiniz olduğunda bu başlığa da sıçrar, danistayin turban karari'ni da dilinize dolar, alakasız alakasız başlık altında konuyu çekiştirirsiniz. ayrıyeten bilip bilmeden, bitmemiş bir yargılama sürecinde verilmiş karar için saçma yorumlara da sebep olmuş bir sorudur. danistayin turban karari hakkında "saçma" demek bir mütalaa beyanıdır. bu ise basın kanunu 19/2'ye göre cezai müeyyideyi gerektirir. işte bilip bilmeden kifayetsiz muhakeme ile züccaciye dükkanına girmiş fil gibi hukuksal konularda beyanda bulunmaya kalkışırsanız, hangi kanun maddesine toslayacağınız da belli olmaz. tamam bir sıkıntınız, bir ukteniz, bir ezikliğiniz, bir hıncınız olabilir ama bu hislerin tetiklemesi ile bazı beyanlarda bulunacaksanız biraz dikkatli olmanızı öneririm. hadi başka alanlarda hukuka temas etmeyecek şekilde çarpıtmalarda, riyakar göz bağcılıklarında, hoşunuza gitmeyen konularda yavan istihzalarda, laf sokma girişimlerinde bulunuyorsunuz diyelim ama hukuksal konularda daha dikkatli olmanızı salık veririm. zira kifayetsiz algınızla bir hukuksal norma toslamanız işten bile değildir. fazla uzatmadan, ders kabilinden ilgili kanun maddesini verelim"yargiyi etkilememadde 19 - hazırlık soruşturmasının başlamasından takipsizlik kararı verilmesine veya kamu davasının açılmasına kadar geçen süre içerisinde, cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme işlemlerinin ve soruşturma ile ilgili diğer belgelerin içeriğini yayımlayan kimse, ikimilyar liradan ellimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. bu ceza, bölgesel süreli yayınlarda onmilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda yirmimilyar liradan az olan bir dava kesin kararla sonuçlanıncaya kadar, bu dava ile ilgili hakim veya mahkeme işlemleri hakkında mütalaa yayımlayan kişiler hakkında da birinci fıkrada yer alan cezalar uygulanır."bu noktada üzerinize düşen saçmalamanızı düzeltmektir. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Kaza ve kadere iman nedir?Allâh’ın irâdesi, bütün oluşlarda mevcuttur. O’nun irâde ve kudretinin dâhil olmadığı hiçbir şey gerçekleşemez. Bir toz bile yerinden kalkamaz ve küçük bir sineğin kanadı bile kıpırdayamaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ, sonsuz ilim sahibi olduğundan, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Olacak bir şeyin Cenâb-ı Hak tarafından ezelde yazılması “kader”, onun gerçekleşmesi ise “kazâ”dır. Kaderin, beşerî ölçülerle lâyıkıyla anlaşılması mümkün değildir. Bu sebeple de pek çok kereler suistimâl edilmiştir. Onun için bu mevzuda derinleşmek, kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Zira “Gaybın anahtarları Allâh’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez...”[1] beyân-ı ilâhîsi kader mevzuunda derinliğe müsâade etmez. Zâten görmeyen bir insana, nasıl renk târif edilemez ise, beşerî idrâkle de böyle keyfiyetlerin sırrına erilemez. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ledünnî ilim verdiklerinin bir nebze nasîbi olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyrulan şu hâdise, bunun en bâriz bir misâlidir Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı, ledünnî ilme sahip olan Hızır -aleyhisselâm-’a gönderir ki bu ilmi ondan tahsîl etsin.[2] Bu ilim, sebeplerin ve bahânelerin ötesinden, yani Levh-i Mahfûz’dan bir pırıltı aksettiren ilimdir. Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır, yolculuğa çıkarlar. Yolculukta Mûsâ -aleyhisselâm-’ı hayret ve dehşete düşüren bâzı hâdiseler yaşanır. Hızır -aleyhisselâm-, bindikleri bir gemiyi delerek ona zarar verir. Sonra rastladıkları bir erkek çocuğu, ortada hiçbir sebep görünmediği hâlde öldürür. Daha sonra da vardıkları bir köyün halkından yiyecek isterler, fakat kendilerine hiçbir şey veren olmaz. Hızır -aleyhisselâm- ise o köyde gördüğü yıkılmak üzere olan bir duvarı, hiçbir ücret almadan tamir eder. Mûsâ -aleyhisselâm-, kader sırrına ve hâdiselerin istikbâldeki neticelerine vâkıf olmadığı için, bu olup bitenlere bir türlü mânâ veremez ve her defasında Hızır -aleyhisselâm-’a îtiraz eder. Nihâyet Hızır -aleyhisselâm- yolculuğun sonunda hâdiselerin iç yüzünü îzah eder Zâhiren, geminin delinmesi, sahiplerine karşı haksızlık ve zulümdür; hakîkatte ise o fakir gemicilerin geçim vâsıtası olan bu geminin gasbına mânî olmaktır. Zira o geminin peşinde, sağlam gördüğü her gemiyi gasp eden bir kral vardı. Zâhiren, çocuğun öldürülmesi, bir cinâyettir; hakîkatte ise, hem onun hem de sâlih birer kul olan ebeveyninin âhiret hayatlarının korunmasıdır. Zira o çocuk yaşasaydı ileride anne-babasını azgınlık ve nankörlüğe sürükleyecek, hem kendisinin hem de anne-babasının âhiretini mahvedecekti. Zâhiren, kendilerine iyi davranmayan köylülerin duvarının ücretsiz yapılması, mantığa terstir; hakîkatte ise, iki mazlum yetime âit emânetin muhâfazasıdır. Zira o duvarın altında yetim çocuklara âit bir hazine vardı. Duvar yıkılsa hazine ortaya çıkacak, haksız ellerin malı olacaktı. Cenâb-ı Hak ise o hazineyi, büyüdüklerinde o yetimlerin bulmasını murâd ediyordu. Bu hâllerin sırları, ancak ledünnî Hak vergisi bir ilimle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple kaderin sırrı, sırf akılla idrâk edilemez. Çünkü kaderi bütünüyle kavramak, beşer idrâkinin üzerinde bir keyfiyettir. Bunun içindir ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kadere îmân etmekle iktifâ etmemizi emir buyurmuş ve bu hususta yersiz münâkaşalardan menetmiştir. Kader hakkında tartışan bir gruba rastladıklarında onlara “–Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu meselede münâzara ettiklerinden tartıştıklarından dolayı helâk oldular. Sakın, sakın bu meseleyi münâkaşa etmeyiniz!” buyurmuşlardır. Tirmizî, Kader, 1/2133 Dolayısıyla kader mevzuunda derinleşmekten ziyâde onun hikmetini doğru bir şekilde kavramak, bu hususta en mühim ve kâfî bir ölçüdür. İşin özü şudur KADERE İMAN Allah Teâlâ, insan için takdir buyurduğu fiilleri iki kısımda tecellî ettirmiştir 1. Ef’âl-i Iztırâriyye Zarûrî Fiiller Bunlar kendi arzu ve isteğimizin dışında gerçekleşir ki, tamamen kader ve kazânın tecellîsinden ibarettir. Bunun aksine hareket etmek aslâ mümkün değildir. Doğmak, ölmek, dirilmek, uyumak, acıkmak, bedenî yapımız, ömür süremiz ve benzeri durumlar hep kaderin bu kısmına dâhildir. Bunlara kader-i mutlak da denir ki, insanoğlu zarûreten tâbî olduğu bu fiillerden mes’ûl değildir. Kaderin bu kısmına dâhil olan hususlarda kazâ vakti gelince insanların gören gözü görmez, işiten kulağı duymaz olur, kulun tedbiri hükümsüz kalır. Hazret-i Mevlânâ buyurur “Kazâ gelip çatınca, balıklar kendilerini denizden dışarı atarlar. Havada uçan kuşlar, yerde kendileri için hazırlanan tuzaklara koşmaya başlarlar. Böyle bir kader ve kazâdan ancak yine kader ve kazâya kaçanlar kurtulabilir.” Zira Allah Teâlâ buyurur “...Allâh’ın emri mutlakâ yerine gelecek olan yazılmış bir kaderdir.” el-Ahzâb, 38 Ancak kazâ ve kader deyince sadece meydana gelen âfet vesâire anlaşılmamalıdır. Kader, bir mânâda kâinâttaki dengeyi ve o dengenin ilâhî ölçüsünü ifâde eder. Allah Teâlâ buyurur “Biz, her şeyi bir kadere/ölçüye göre yarattık.” el-Kamer, 49 Onun için kaderin hükmünü tenkit, bir cehâlettir, tâbiri câizse bir hamâkattir. Zira onun hükmü, dâimâ yerli yerincedir. Meselâ içinde yaşadığımız âlemde bir an ve bir milimetre dahî şaşmayan bir denge ile devamlı dönen ve dünyamızı aydınlatan Güneş hakkında kimsenin endişesi yoktur. Herkes inanır ki Güneş, bir an dahî şaşmayan belirli bir nizam içinde her gün doğar ve batar. Bunun gibi -müsbet veya menfî- meydana gelen her hâdisenin de hikmeti bilindiği takdirde bilâ-istisnâ söylenecek yegâne söz dâimâ; “En doğrusu bu!” ifadesinden ibârettir. En aşırı kâfirler bile kendi bünyelerinde takdîr olunan ilâhî tenâsüp, nizam ve cihazların işleyişine hayran olurlar. İlâhî takdîr programından Cenâb-ı Hakk’ın müsâadesi nisbetinde çözülebilen her sır, tenkit şöyle dursun, kâfir bile olsa akl-ı selîm sahibi her insanı, âdeta ebedî bir hayret ve şaşkınlık vâdisinde dolaştırmaktadır. Bu hususta ileri geri konuşanlar, sadece takdîrin sırrından habersiz olan, akıl ve idrâk mahrumlarıdır. Bunlar, hayır-şer, doğru-yanlış, hak-bâtıl bilmeyen cehâlet kurbanlarıdır. Diğer taraftan mâlûmdur ki kader ve kazâ, bir meçhûldür. Bu da, hakîkatte fânî bir varlık olan insan için ilâhî bir lûtuftur. Zira bir kimse başına gelecek menfî-müsbet her şeyi bilse, onun için hayat yaşanmaz hâle gelir. Yemeden içmeden, çalışmadan el çeker. Ancak Cenâb-ı Hak, kader ve kazâyı gizlediği içindir ki, insanoğlu ölümle burun burunayken bile hayat ümidi taşır ve hayatî faâliyetlerden kopmaz. Bu da, dünya hayatında yaşamayı mümkün kılan muazzam ve mükemmel bir ilâhî nizamdır. Hâsılı kalbin safâsı, kadere rızâda gizlenmiştir. Bunun aksi hiçbir hareket, fayda getirmez. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur “Sen, Allâh’ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek ve kurtulmak ümidi ile nereye kaçarsan kaç, orada karşına bir âfet çıkar; gelecek olan belâ gelir ve yine sana isâbet eder. Bilesin ki, bu fânî cihânın hiçbir köşesi tuzaksız değildir. Hakk’ı gönülde bularak ve O’na sığınarak, O’nun mânevî huzûrunda yaşamaktan başka kurtuluş ve rahat yoktur. Bak; bu fânî âlemde en emin yerlerde yaşayanlar da en güçlü zannedilenler de nihâyet ölümün tuzağına düşmüyorlar mı? Sen fânî tuzaklardan emin olmaya değil, Hakk’a sığınmaya bak! O dilerse senin için zehri şifâ yapar, dilerse suyu zehir hâline getirir!” 2. Ef’âl-i İhtiyâriyye Tercihe Bağlı Fiiller Cenâb-ı Hak, kullarına cüz’î ve izâfî bir irâde lûtfetmiştir. Kul, bu irâdenin kullanılması ile vücûda gelen fiillerden mes’ûldür. Yaptığı şey hayırsa mükâfâta nâil olur, şerse cezâsını çeker. Allah Teâlâ, kulun kendi irâdesini kullanarak yapmak istediği fiili yaratır. Böyle fiillerde Cenâb-ı Hakk’ın yaratma sıfatının yanında bir de yapma kesb sıfatı vardır. Bu, kula âittir. Ancak Cenâb-ı Hak, kulun her istediği şeyi yaratmaz. Diğer taraftan Allah katında zaman mevcut olmadığından Cenâb-ı Hak için olacak bir şeyin bilinmesi ile olmuş bir şeyin bilinmesi arasında fark yoktur. Biz, zamanlı bir âlemde fikir yürüttüğümüzden, Allâh’ın olacak şeyleri bilmesini, O’nun tarafından takdîr ve âdeta icbâr gibi telâkkî etmeye meyilliyizdir. Bu, içinde yaşadığımız zamanlı-mekânlı âlem sebebiyle hiçbir şeyi zamansız düşünemeyişimizden doğan bir zaaf ve acziyettir. Hâlbuki zaman perdesi kalktığında her şey aynı anda müşâhede edilir. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mîrac gecesindeki müşâhedelerini aktarırken bir yandan ezel âlemine vâkıf olarak “O gece semâya yükseltildim. Öyle bir makâma çıktım ki, orada kâinatın mukadderâtını yazan kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.”[3] buyurmuş, diğer yandan da ebed âlemini seyrederek Cennet’e ve Cehennem’e en çok hangi tür insanların girdiğinden bahsetmiştir. Buhârî, Rikâk 51, Müslim, Zühd 93 Zaman kaydından çıkarılarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Mîrac gecesi ikrâm edilen bu hakîkat, Cenâb-ı Hak için her zaman vâriddir. Zira O, zaman kaydından münezzehtir. Dolayısıyla zaman husûsundaki zaaf ve acziyet perdemizi araladığımızda görürüz ki, Allah Teâlâ kullarına mes’ûliyetleri nisbetinde irâde ve kudret; irâde ve kudretleri nisbetinde mes’ûliyet vermiştir. Bu böyle olmasaydı Rahmân ve Rahîm olan Allah, kullarına herhangi bir mes’ûliyet yüklemez ve onları emir ve nehiylerini yapıp yapmama husûsunda hesâba çekmezdi. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı hayır kendine lehine, yapacağı şer de aleyhinedir…” Bunun akabinde Cenâb-ı Hak şu duâyı öğretir “…Rabb’imiz! Unutursak veya hatâya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabb’imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabb’imiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi mağfiret eyle! Bize merhamet eyle! Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!” el-Bakara, 286 Cenâb-ı Hakk’ın, kullar için mes’ûliyet ve hesâbı takdir buyurması, bunu îcâb ettirecek bir seviyede onlara irâde, ihtiyâr tercihte bulunabilme ve kudret de lûtfettiğini gösterir. Bu hakîkati göremeyenlere Mevlânâ Hazretleri tefekkür âleminden şöyle seslenir “Eğri gidersen kalem eğri yazar, doğru gidersen saâdet doğurur. Bir hırsız polis tarafından yakalanınca ona dedi ki Efendim, yaptığım iş Allâh’ın hüküm ve takdîridir.» Bunun üzerine polis şu cevabı verdi A efendi, benim yaptığım da Allâh’ın hüküm ve takdîridir. Hem kabahati işle hem de kadere havâle eyle; bu akıllının işi değildir.» Sözün hulâsası şudur ki Şeytan, insana şerri; rûh da hayrı gösterir. İhtiyâr tercih etme istîdâdı olmasa, ne diye uğraşırlardı ki!... Ey cebrî! Kul irâdesinde hür değil!» derken gûyâ Hak’tan aczi gidermek gâyesindesin, fakat görmüyorsun ki O’nun kulu mes’ûl tutmasındaki sırrı inkâr ederek -hâşâ- Allâh’a, bilgisiz ve ne yaptığını bilmeyen beşere âit bir sıfat izâfe etmektesin! O Hallâk-ı âlem, vermediği bir husûsiyetin tezâhürünü isteyip kullarına zulüm eyler mi? Sen aklını başına devşir de Cenâb-ı Hakk’ın niçin kullarına; Şunu yap veya yapma!» diye emir verdiğinin hikmetini kavra! O’nun bu emir ve nehyi bile, verdiği irâdenin bir nişânesidir. Hem dön de kendi âlemine bir bak; Allah’tan başkasında irâde yoksa neden malını çalan hırsıza öfkeleniyorsun. Neden birilerini düşman biliyor ve onlara gece-gündüz diş biliyorsun? Nasıl oluyor da irâdesi olmayanların sırtına günah ve suç mührünü vuruyorsun? Demek ki irâde var! Yoksa hapishanelere ne lüzum vardı!” Burada ifâde edilmesi gereken bir husus daha vardır Kula lûtfedilen irâde ve ihtiyâra, ehemmiyetinden fazla değer vermek ve aklı her şeyin üzerine çıkarmak da doğru değildir. Nitekim ilimden ziyâde irfan arttıkça, beşerî irâde ve ihtiyârın küllî irâde karşısında ne kadar küçük olduğu kolaylıkla kavranır. Nihâyet küçük bir kırıntı hükmünde bir nasîb olan irâde-i cüz’iyye, “fenâ fillâh”a eren kullarda yok denilecek kadar azalır. Hele Allâh’ın, kullarının “gören gözü, tutan eli” olması[4] tarzında gerçekleşen fenâ fillâh yolunda ilerleyenler için cüz’î irâde, âdeta Güneş ışığı altında cılız bir mum ışığının yok olması gibidir. HAYIR VE ŞER ALLAH’TANDIR Şerrin de Allah’tan olması meselesine gelince, hiçbir şer O’nun murâdı ile değildir. Ancak Cenâb-ı Hak, -râzı olmasa da- imtihan îcâbı olarak, şerrin de vukû bulmasına izin vermiştir. İrâde ve istek kuldan, yaratmak Allah’tandır. Üstelik şerrin zuhûruna Cenâb-ı Hakk’ın “izin vermek” gibi -tâbiri câizse- bir vize koyması, O’nun kullarına olan engin merhametinin ayrı bir tezâhürüdür. Zira bu vize, her şerre izin vermemekte ve farkında olsak da olmasak da bizi maddî-mânevî nice felâket uçurumlarından muhâfaza etmektedir. Yoksa insanoğlu, nefis ve şeytanın iğvâsıyla işlediği cürüm ve gafletlere kim bilir daha nicelerini ekleyecektir. Çünkü o, bilerek ve bilmeyerek, hayra olduğu kadar şerre de tâlip olur. Bu gerçeği Hak Teâlâ şöyle beyan buyurur “İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” el-İsrâ, 11 “Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu...” Yûnus, 11 İnsanoğlu ne denli kendini murâkabe ederse bu âyet-i kerîmelerin hakîkatine o derecede vâkıf olur. Meselâ bir yalancı, muhâtabını inandırmak için İki gözüm kör olsun ki, doğru söylüyorum.» derken umûmiyetle gözleri kör olmamakta ve kendisine verilen imtihan mühleti yine normal şartlarında devam etmektedir. Yine pek çok kimse; Şöyle yaparsam ellerim kırılsın; şunu yapmazsam Allah belâmı versin; bunu işlediğim takdirde ölümümü gör!” gibi, o an için samimî bir niyetle, gâyet ciddî sözler sarf ederler. Ancak an gelir bu dediklerine muhâlif durumda kalırlar. Böyle olmasına rağmen ne elleri kırılır, ne belâya uğrarlar, ne de ölürler. İnsan hayatında buna benzer nice misâller vardır. İşte Cenâb-ı Hak, böyle durumlarda merhametinden dolayı bu şer taleplerini yerine getirmemektedir. Ama bâzen de kişinin bu tür yanlış istekleri yerine gelivermektedir. Bu durumda o kişi, dilinin ve akılsızlığının cezâsını çekmektedir. Dolayısıyla bu tür yanlış ifâdeleri kullanmamaya dikkat etmeliyiz. Ağzımızdan çıkacak her kelimeyi dikkatle seçmeliyiz. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, yapılan hayırlardan râzı olurken, şerre rızâsı yoktur. Sadece imtihan îcâbı izin verir ve yaratır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez...” en-Nisâ, 40 “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah birçoğunu da affeder.” eş-Şûrâ, 30 Dolayısıyla ârif gönüller, Cenâb-ı Hakk’ın bu rahmet ve merhametini idrâk ederek kaderin müsbet-menfî her tecellîsi karşısında “Hoştur bana Sen’den gelen, Ya gonca gül yahut diken, Ya hil’at ü yahut kefen, Kahrın da hoş lûtfun da hoş!” derler. Zâten Hak Teâlâ da kullarına bu rızâ hâlini emretmektedir “Ey Rasûlüm! De ki Allâh’ın bizim için yazdığından başkası bize aslâ erişmez. O bizim Mevlâ’mızdır. O hâlde mü’minler yalnız Allâh’a tevekkül etsinler.” et-Tevbe, 51 “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O, bağışlayandır, esirgeyendir.” Yûnus, 107 Ancak bu durum hiçbir zaman gereken tedbirleri almaya mânî değildir. Kader meçhul olduğu için insan, her şeyin en iyisine ulaşabilmek için elinden geleni yapmalıdır. KISACA KADERE İMAN Bu temel esasları derinleştirdiğimizde, karşımıza îzâha muhtaç pek çok mesele çıkar ki, bunlar ilm-i kelâm münâkaşalarına sermâye olmaktan ileriye gitmez. İşin özü kısaca şudur Kul, bir irâde sahibidir. Bu irâde veya kudret, ona Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilmiştir. Allah Teâlâ’nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir şey yoktur. Yine bir doktorun vazifesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbik etmez ise, artık gelişen menfî neticeden sadece hastanın kendisi mes’ûldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez. Bu itibarla, irâdemiz dâhilinde olduğu için mes’ûl bulunduğumuz hususlarda kaderi bahane ederek kendimizi mâzur sayamayız. İbâdetsiz veya kötü yola düşen bir kimsenin; “Ne yapayım, kaderim böyle imiş!” demesi, ancak gaflet muktezâsıdır. Namaz kılmak ve diğer ibadetlerini yapmak isteyen kişiye Cenâb-ı Hak sebeplerini ihsân eder. İşlediğimiz günahlar husûsunda kendimizi mâzur görmemiz ise, “kadere bühtân” etmek demektir ki, ancak akılsızlık ve edepsizlik tezâhürüdür. Dipnotlar [1] el-En’âm, 59. [2] Bkz. el-Kehf, 60-82; Buhârî, Tefsîr, 18/2-4. [3] Buhârî, Salât, 1. [4] Bkz. Buhârî, Rikâk, 38. Kaynak Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları İslam ve İhsan

kadere isyan etmek dinden çıkarır mı